Geçmişe Mektup

Zaman geciyor,
Hergün bir yaprak,
Hergün bir damla daha hayattan,
Büyüyorum anne.
Hani içinde bir kıvılcım olurya,
Hani herşey çok güzeldir,
Benim kıvılcımım kor oldu,
Ama bak herşey yolunda değil anne.
Hani ufacık bir bebekken,
Sadece acıkınca ağlarmışım,
Başka zamanlarda sürekli gülermişim,
Artık sadece acıkınca ağlamıyorum anne.
Bak yıllar ne çabuk geçmiş,
Sadece gülünmeyecegini öğrenmişim,
Belkide öğretilmişim.
Ben büyümüşüm be anne.
Yanından ayrılmayan kızın,
Bak artık uzaklarda,
Üstelik yalnız,
Hemde herkesin içinde anne.
Öyle birde tuzağa düşmüşki,
Of dese olmaz, yok dese hiç,
Adını bile koyamamış,
Yardım etsene anne.
Anlayacağın eskiyi özledim anne,
Yeniden çocuk olmayı,
Sadece acıkınca ağlamayı,
Ve hiç şimdiyi yaşamamayı.
Zaman geriye gitmez değilmi?
Ya da ben yeniden çocuk olamazmıyım?
Söylesene onu unuttum diyebilirmiyim?
Yani herşey söylemek kadar kolay olabilirmi anne?
Dur söyleme,
Ben yine hayal kuruyorum değilmi?
Sadece kendimi kandırıyorum değilmi?
Peki kalbimi kim kandıracak anne?
Eskiden günlerin, hatta dakikaların hesabını tutardım,
Şimdi günlerden Cuma belkide salı,
Günlerin ne önemi kaldıki,
Takvimlere bile küs oldum anne.
Yinede ayaktayım, direniyorum.
Belkide bir ışık arıyorum,
Bulunca herşeyden kurtulabileceğim,
Ne güçlü büyütmüşsün beni anne!
Sen yinede beni merak etme,
Herşeyle savaşmayı,
Güzel günlerinde olacagını,
Ben senden öğrendim anne.
Yinede buralar güzel, soğukları saymazsan.
İnsanlar mutlu, beni saymazsan.
Gündüzler ve gecelerde iyi, yalnızlıgımı saymazsan.
Beni soracak olursan anne,
Bende iyiyim, içimdeki yangını saymazsan…

Reklamlar

Hakiki Aşık

             Celâdet ve adaletin timsâli Yavuz Sultan Selim (rahmetullahi aleyh), Mısır Seferi’nden sonra fethettiği beldede adâlet ve otoriteyi tesis için, bir süre kalmak ister. Bunun için hazırlıklar yapılır ve padişahın otağ-ı hümâyunu kurulur. Sultanın çadırını temizlemekle vazifeli kadınlardan biri, akşamları çadıra dönen Yavuz’u o gün ilk defa yakından görür ve o andan sonra onun sevgisiyle yanmaya başlar. Zamanla bu sevgi, bir sevdâ olur Mısırlı kadının yüreğinde. O, düştüğü derdin çaresizliğini bilir; fakat bununla birlikte çâre aramaktan geri durmaz. Bir cuma günü Koca Yavuz çadırdan çıktıktan sonra bir tanıdığına yazdırdığı kâğıdı, sultanın yastığının yanına iliştiriverir. Kâğıtta; ‘Derdi olan neylesin?’ yazmaktadır. Sultan, gece istirahatına çekildiğinde yastığının yanında bulduğu kâğıtta yazılı bu ümitsiz cümleye, bir karşılık yazıp yastığının altına bırakır. Kadıncağız sabah, ‘Acaba sultan cevap yazdı mı?’ heyecanıyla -belki de biraz ümitle- yastığın altına bakar ve kâğıdının arkasına bir şeyler yazılmış olduğunu görür. Sırdaşına okuttuğu bu notta, ‘Derdi olan söylesin!’ yazmaktadır. Kadıncağız en azından derdini anlatabileceği düşüncesiyle biraz da olsa sevinir, ümitlenir bu cümleyle. Fakat padişahın celâdeti onu korkutmaktadır. ‘Şîrlerin pençe-i kahrında lerzân olduğu’ Koca Yavuz’a böyle bir şey söylemek kolay mıdır?!.. Bu defa kadın, ‘Korkuyorsa neylesin?’ yazılı bir kâğıt bırakır sultanın yastığının altına ve ertesi günü sabırsızlıkla bekler. Ertesi sabah yine yastığın altına heyecanla bakar; sultanın kaleminden çıkan, ‘Hiç korkmasın, söylesin!’ yazısını görünce kadının ümidi biraz daha artmıştır. Hiç olmazsa kendini yakıp kavuran derdini söyleyecek, kabul görmese de, derdinden bir nebze olsun kurtulacaktır. Kadıncağız bütün cesaretini toplayıp akşam sultanın gelme vaktinde çadırın girişinde bekler. Birazdan Koca Yavuz, bütün haşmetiyle görünür; hâlinden, duruşundan kadının kendisine bir şeyler söylemek istediğini fark eder: ‘Söyle!’ der kadına. Edeble el-pençe duran kadın titremeye başlar ve dizlerinin bağı çözülür. Padişah gür sesiyle ikinci defa ‘Söyle!’ deyince, kadın, heyecanından sadece; ‘Efendim!’ der ve gerisini getiremez; Koca Sultan’ın celâdetinden duyduğu heyecanla yere yığılır ve ruhunu oracıkta Rabb’ine teslim eder. Herkesi bir telâş ve heyecan sarsa da, gözler Koca Yavuz’dadır. Meseleyi günlerdir hisseden Yavuz’un bu tablo karşısında yüreği yanar, gözleri dolar ve şöyle der:

‘Hakîkî âşık odur ki, sevdiği uğruna kalbi dursun!”

En Güzel Yastık!

“En güzel yastığın nedir?” diye sorsalardı bana, hiç tereddütsüz “yarın” derdim. Yastık… Başımı usulca bırakıp kendimi unuttuğum yer. Yastık… Gözlerimi kapatıp gövdemi sessizce, dertsizce yarına taşıdığım dem. Yarın… Bugünün telaşlarını savurup fırlattığım loş uçurum. Yarın.. Bugünün ellerinden ellerimi çekip hayatla bağlarımı koparmama bahane eylediğim boşluk.

“Nasılsa yarın var!” deyip de an’ın üzerimizdeki keskin hükmünü törpülüyor değil miyiz? “Yarın yaparım!” deyip de günün içinden duygularımızı, aklımızı, yeteneklerimizi, hasılı varlığımızı çekiyor değil miyiz? Kapatmıyor muyuz gözlerimizi bugünün güneşine, nasılsa yarın güneş yeniden doğacak diye? Kapatmıyor muyuz gönlümüzü bugünün aşkına, önümde çok uzun yıllar var diye? Sevdiklerimizi küstürüyoruz, sevenlerimizi kırıyoruz, umarsız bir maske takıyoruz bugün. Nasılsa yarın telafi ederim diye. Çekmiyor muyuz ellerimizi en ciddi işlerin eteğinden daha zamanı gelmedi diye? Alıp gölgemizi her akşamın hüsranına yatırmıyor muyuz? Sanki hiç yokmuşuz gibi, hiç var olmamışız gibi geçmiyor muyuz günün içinden? Hasretlerimizi, hayallerimizi, ümitlerimizi, beklentilerimizi, özlemlerimizi zamanın kanına katmadan, elimizde meyvesiz kuru tohumlarla kala kalmıyor muyuz?

Yastığımızdır yarın. Alıp başımızı gittiğimiz isimsiz, sınırsız, kuralsız, tanımsız ülkemiz. Aklımızı başımızdan alıp götüren uykumuz. Bugünden kaçışın saydam, sessiz, itirazsız suç ortağı, sırdaşı. Gözümüzü bağlayıp bize habire sayılar saydıran saklambaç arkadaşımız. Sürekli bizi körebe eder yarın. Bizi topal bırakır. Bizi sığlaştırır. Bizi yok sayar. Kendi kıyılarımızdan çeker yüreğimizin inci mercanını. Kentin kuytularında nefesimizi boğuyor, sözümüzü kekeme ediyor.

Yo, yo, suç yarının değil. Yarının ayağımıza gelir gelmez adını “bugün” diye değiştirdiğini unutan bizlerin suç. Yarınlara güvenip de bugünü eğretileştirirken, yarınların birinde kendisine geniş zamanlar düşeceğini hayallerken, “dün”lerde “yarın” diye idealleştirdiği bir “yarın”ı daha elinin tersiyle ittiğini fark etmeyende suç… Bizde!

Şairin dediği gibi “yarın artık bugündür.” Yarın diye beleyip beslediğimiz, hayallerimizle emzirdiğimiz o gelecek günler, o bitmez zamanlar, o geniş zamanlar gelir gelmez, kendimizi içinde sıradanlaştırdığımız bir “bugün” oluveriyor. Yarına ideal yükleyenler, gelen yarının adı “bugün” olduğunda, bütün idealleriyle o günün sabahında var kılmaları gerekir kendilerini. Hayallerini yarınlara güvenerek erteleyenler, yarınlar sıra sıra gelip “bugün” olarak ellerine ayaklarına vardığında, her şeyi bir kenara bırakıp el üstünde tutmaları gerekir bugünü. Sanki son günleriymiş gibi, sanki başkaca ve bir daha yarın gelmeyecekmiş gibi, ruhlarını damıtıp bugünün imbiğinde damıtmaları gerekir yarın sevdalılarının.

Sahi, bugüne kadar kim “yarın” gerçekleştirmiş başarısını? “Yarın” ödev yapan öğrenci oldu mu acaba? Yazısını “yarın” yazmayı başaran bir yazar olmuş mudur?

Hayır, hayır, içimizden hiç kimse “yarın”ı yaşamadı, yaşamıyor, yaşamayacak. Yarınların hepsi bugün oldu, oluyor, olacak… Bugün’e kendini yakıştıramayan, yarınların hiçbirinde gününü gün edemeyecek.

İmrendiğimiz o başarı öykülerinin hepsi kahramanlarının “bugün”ünde gerçek oldu. Bir ömre rengini, istikametini veren kritik kırılmaların hepsi sıradan bildiğimiz herhangi bir saatin içinde olup bitti. “Yarın”a, “az sonra”ya, “hele dur, zamanı değil!”lere yaslananlar, “bugün”lerin içinde siliniverdi, “şimdi”nin kalbine can olamadı, “an”ın göğsünden çekildi. Hiç dokunmadan geçtiler zamanın içinden. Hiç yaşamamış gibi sürüklendiler bugünden yarına..

İspat etmemi ister misin? Ben de bu kısa yazıyı sürekli “yarın”lara erteledim. Ama sonunda oturdum ve yazdım. Ellerimi bilgisayarımın tuşlarına bağladım, koltuğumda hapsettim gövdemi, kalbimi bu satırların karasına mahkûm ettim. Yazıyı, “bugün” yazdım, “şimdi” bitirdim. Sen de “yarın” okuyamayacaksın bu yazıyı. Eminim “bugün” okuyor olacaksın…

Bugünü uyanık geçirmek istersen, “yarın” yastığını başının altından çek, sevgili zamane!

İyi uykusuzluklar!

 (Senai Demirci- Allah razı olsun ebeden…)

Bir Hurma Ağacı…

Uluçınar Köyünden 3 dönümlük bir bahçe satın almaya karar verdim.
Iki odalı kerpiç bir bağ evinin olduğu bu bahçenin her yanı çim, çiçek ve meyva
ağaçları ile doluydu. Kiraz, dut, şeftali, erik. Menekşeler, güller, kasımpatılar…
Evi satan kişiyle tüm bahçeyi dolaştık bir süre. DSI sulama kanallarına
bağlı arklarının olduğunu, yüksek gerilim hattından da  elektrik aldıklarını
anlattı.
Birden “ne alaka” dedirtecek bir ağaç gördüm. Hurma ağacı. Bu yörede
hurma yetişmez ki. Marmara Bölgesinde ne işi var bunun?
Satıcı gülümsedi. Acı bir gülümseyişti bu.
“Yıllar önceydi” diye başladı anlatmaya.
“Hastalandım.Yataklara düştüm.Hastaneye kaldırmışlar beni. Ölmek
üzereyim. Sanırım ciğerimde kocaman bir yara. Doktorlar ümidi kesmiş.
Sevdiğim bir kız var. Bir gün çıkmış gelmiş hastaneye. Nasıl sormuş,
nasıl bulmuş. Konuştuk saatlerce. Ağlaştık. “Seni ölene dek beklerim” dedi.
Sonra tam ayrılık zamanı cebinden bir hurma çekirdeği çıkardı verdi. “Bereket
versin diye hep yanımda taşırım bu çekirdeği, senin olsun” dedi. “Baktıkça beni
an, seni beklediğimi bil ve tez iyileş.”
O küçük çekirdek, hayata uzanan bir köprü oldu bana. Pijamamın cebinde
sakladım aylarca. Kimse bilmedi. Avucuma aldım. Ellerime değen kestane renkli
saçları oldu. Baktım. Zeytin gözlerini gördüm.
Mucize de sen. Iyileştim. Ölümü beklerken taburcu oldum. Bu bahçeye
geldim. Hurma çekirdeğini bahçeye diktim. Yöresi değildi. Mevsimi değildi.
Ama diktim. Tuttu. Filiz oldu. Fidan oldu. Ağaç oldu.”
Sustu.
Çekinerek sordum. “Ya sevdiğin kız?”
Gözlerindeki parlaklık yaş olup yanaklarına süzülürken, “o bir hurma
ağacı gibi dayanıklı değildi” dedi.
“Gelin oldu. Elin oldu.”

Bir Dua…

YA RABBİ!

BENİ YARATTIĞIN O SES VEREN BALÇIĞIN,
EBEDİYYEN SENİN KELAMINLA TINLAYIP SES VERMESİNİ,
VE YARADILIŞIMIN MALZEMESİ OLARAK BİLDİRDİĞİN
O BİÇİM VERİLEBİLİR, ÖZLÜ,KARA BALÇIĞIN,
SENİN KELAMINLI BİÇİM VE ÖZ KAZANMASINI,
SENİN KELAMINLA ARINIP AP AK KESİLMESİNİ,
BANA VE BENCİLEYİN ACİZ BÜTÜN KULLARINA NASİB EYLE!

BU DUAYA AMİN DİYEN HERKESİ KENDİNE KUL KABUL EYLE…

AMİN….AMİN… AMİN….

Not: Kur’an Günlüğü 2.cilt s.82

Bir Çiçeğin Duası.

Ey bütün çiçeklerin,bütün bitkilerin,yerin göklerin,ve alemlerin rabbi…
Ben senin yarattığın tohumlardan cansız bir tohumdum bir zamanlar,
Sen bana can verdin.
Dualarımı kabul ettin,beni bir çiçek yaptın.
Bana kendi dilediğin gibi bir şekil verdin,renklerle,desenlerle,süsledin
yüzümü,
Bana bir koku sürdün,koklayanı mest eden
Güzellerden bir güzel yaptın görebilenlere gösterdin,
Senin verdiğin cazibeyle kuşları böcekleri çağırdım kucağıma….
Dayanamadılar koştular…
Onlara senin rahmet çeşmelerinden şerbetler sundum,
Senin izninle
Birbirimize güldük,birbirimize sarıldk,el ele kucak kucağa sana
şükrettik,seni zikr ettik günler boyunca nice kuşlar nice böceklerle tanıştım
böylece…
Hepsiyle mutlu beraberliklerim oldu.
Nihayet beni bir  kulun gördü,
Yanımdan geçiyordu  birgün…
Beni fark etti,durdu,geri döndü,eğildi
Yüzüme baktı uzun uzun önce gözleriyle,sonra elleriyle okşadı kokladı
kokladı…
”Ne güzel yaratılmış! ” dedi sesizce.
işte o an niçin var olduğumu anladm.
Melekler sardı etrafmızı ansızın,
İmrenerek seyrettiler olup biteni…
Görmediği Rabbine görmüş gibi inanan bir insanın yücelişini gördüler.
Ve her şeyi en ince ayrıntısıyla kaydettiler…
Çekilen resimlerde ben de vardm…
Ey dualara cevap veren Rabbim,
Ben cansz bir tohumdum…
Dualarmı kabul ettin güzel bir çiçek oldum.
Senin kudretinle canlandm,
Senin sanatınla süslendim,
Senin lütfunla güldüm…
Şimdi bir duam daha kaldı mahşere sakladm;
‘ ‘ BENİ GÖREN GÖZLERİ ATEŞTE YAKMA,YA RABBİ ! ‘ Amin.

İnsan, Kalp, Sevgi…

“İki kalp arasında görünmeyen ince bir ip varmış, biri uzaklaşınca diğerinin canı yanarmış….”

“Sevmek bazen, bir beyaz güvercini, onu daha güzel günler bekliyorsa avuçlarının arasından bırakabilmekmiş”…

“İnsanların bazıları porselen çay bardaklarına, bazıları da açılmayan kavanozlara benzermiş.”

Rabbim Kalbimi Tut!

Rabbim! kalbimi tut,
etrafımı saran uçurumlara düşmemem için,
düşüncelerin oluşturduğu bilinmezlik denizinde kaybolmamam için,
nefsimin ve şeytanın gönlümü esir almaması için,
ellerimden tut Rabbim.

Rabbim!geçici ve boş şeylerle yorulan kalbimi Sevginle doldur
her şeye Senin sevginle bakabilmeyi öğret…

Aminn…

Davud(a.s)’ın oğluna nasihati

Dâvud aleyhisselâm, oğluna buyurdu ki:

“Oğlum sana üç öğüt vereyim!

1- Elde edemediğin şeye üzülme, (Kısmet böyle imiş.) diyerek Allaha tevekkül et!

2- Eline geçene râzı ol! (Kısmetim bu imiş.) diyerek Allahü teâlânın taksimine râzı ol!

3- Elinden çıkana ve kaybettiğine sabret! (Mukadderat böyle imiş.) de!”

Risale Tefeyyülleri 1

İman tevhidi tevhid teslimi teslim tevekkülü tevekkül saadeti dareyni iktiza eder.

 Amenna…

« Older entries Newer entries »